MÜBADELE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MÜBADELE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2018 Perşembe

TIYN-I MAHTÛM'UN SIRRI ve LİMNİ-ILIMLI ADADA BULUNAN KÖYLERİN ve MAHALLELERİN ADLARI




                                                                                                                      Alıntıdır.

Selam
Limni adası, Osmanlı zamanındaki ismi ile Ilımlı ada.....Ege Denizinde, Türkiye sınırlarına 50 km uzaklıkta, Gökçeada'nın güneybatısında bulunan volkanik adadır.
 Bir zamanlar Osmanlı idaresinde olan Limni adasının bir başka önemli özelliği ise şudur.  1.Dünya Savaşında, Osmanlı Devleti başarı göstermesine rağmen, birlikte savaşa girdiği devletler yenildiği için yenik sayılır. Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalayarak, savaştan ağır şartlar ile çekilmek zorunda kalır.    İşte Mondros Ateşkes Antlaşması, bu adanın Mondros Limanında imzalanmıştır. 
Antlaşmanın bazı maddeleri şöyledir.
* Çanakkale ve İstanbul boğazları İtilaf Devletlerine açılacak
*Osmanlı Ordusu dağıtılacak.
*Bütün demir yollarını ve haberleşme araçları İtilaf Devletlerinin kontrolü altına girecek.

Antlaşmanın en ağır maddeleri ise;
*7. maddesine göre galip devletler güvenliklerini tehlikede gördükleri stratejik yerleri işgal edeceklerdi. 
*24.maddesine göre ise; Doğu Anadolu bölgesinde, Van-Bitlis-Elazığ-Erzurum-Sivas-Diyarbakır'da bir karışıklık çıkarsa buralar işgal güçlerince mazeret gösterilmeksizin işgal edilebilecektir.
Bu antlaşma ile birlikte Osmanlı Devleti bağımsızlığını tümüyle kaybeder ve İtilaf Devletleri (İngiltere-Fransa-Yunanistan-İtalya) vatanımızı işgal etmeye başlar.

Bu antlaşmaya göre 
İngilizler, Antep,Urfa, Maraş ve Musul'u
Fransızlar, Hatay, Adana'yı (Dörtyol)
Yunanlılar, İzmir, Manisa, Muğla ve Aydın'ı
İtalyanlar, Antalya ve Konya'yı  işgal eder. Yıl 1918'dir.
                                                                

Atatürk; Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığı sırada 37 yaşındadır ve 7.Ordu Komutanıdır. Antlaşmanın maddelerine itiraz eder. İstanbul'a telgraf çeker, ama İstanbul'da ki Osmanlı yönetimi, işgale karşı savunma yapmamasını ister. Karşı çıkar. Bunun sonucunda görev başında olduğu 7.Ordu ve Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı görevine son verilir. Mustafa Kemal İstanbul'a döner. Boğazda demirlemiş İtilaf donanmasını gördüğünde ağzından şu sözler dökülür.
"GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER!"






Gelelim tekrar Limni Adasına

1912-1913 yılları arasında  kaybettiğimiz Balkan Savaşları sonrası yüzölçümü iki kat artan Yunanistan Devleti, Balkanlardan pek çok toprağı sınırlarına dahi ederken, Girit Adasını da alır. 1919-1922 yılları arası Batı Trakya ve Ege Adalarını da işgal eder. İtalya'nın işgalindeki 12 ada hariç, kalan tüm Ege adaları Ekim 1912- Mart 1913 tarihleri arasında Yunanlılar tarafından işgal edilir. Avrupa Devletleri 14 Şubat 1914'de İmroz, Bozcaada ve Meis'i Türkiye'ye bırakırken, Taşoz Semadirek, Limni, Midilli, Sakız ve Sisam'ı Yunanistan'a verdiklerini ilan ederler. Ancak bu adaların gerek Türkiye'ye ve gerekse kendilerine karşı tahkim edilmemesi şartını koşmuşlardı. Osmanlı Devleti bu kararı tanımaz ve bu şekilde Birinci Dünya Savaşına girilir.

Sonuç olarak yönetime, eğitim-öğretime, maliyeye ve savunmaya ilişkin gerekli önlemleri zamanında alamayan, siyasi gelişmelerin içeriğine nüfuz etmeksizin, umudunu dost olarak vasıflandırdığı büyük devletlerin aralarındaki dengeye bağlayan ve etkin bir siyaset izlemek yerine, uysal davranmayı tercih eden Osmanlı, milletlerarası bir soruna dönüşen bu uzun süreli mücadelede kaybeden taraf olur.*

*Şerafettin Turan- "Geçmişten günümüze Ege Adaları sorunu, boyutlar,taraflar"
111.Askeri Tarih Semineri, Türk Yunan ilişkileri, Ankara-1986




Limni adasının anlatan Heath Lowry'in "On Beşinci Yüzyıl Osmanlı Gerçekleri-Limni Adasında Yaşam" isimli kitabının tanıtımı için Habertürk'ten  Bülent Günal'a verdiği röportajında, Limni adasının Osmanlı'ya katılmasını şöyle aktarmış:

1456'da Limni Adasından, İstanbul'a bir heyet gelir. Fatih'e adayı kendi istekleri ile Osmanlı'ya vermek istediklerini söylerler. Fatih kabul eder. Adaya çoğu Rum kökenli 19 yeniçeri atanır. Bir yıl sonra adayı Papa'ya ait güçler işgal eder ama ada halkı tekrar Osmanlı İdaresi altına girmeyi ister. Üç yıl içinde Osmanlı güçleri adanın yönetimini tekrar ele geçirir. Birkaç yıl sonra Venedikliler adayı ele geçirir. Fakat halkın tavrı yine değişmez, halk yine tavrını Osmanlı'dan yana koyar. 1479 yılında Venediklilerle yapılan antlaşma sonucu Limni tamamen Osmanlı İdaresine geçer. Fatih'in Limni adasına karşı olan ilgisi ne adanın stratejik önemi, ne de vergi ile açıklandığını belirtiyor Lowry.......Ardından ekliyor;
Fatih aslında  Limni Adasında ki "Tıyn-ı Mahtûm " için savaştı

476 km'lik volkanik bir adada Fatih'in vazgeçemediği Tıyn-ı Mahtûm  neydi peki........

“Tıyn” çamur, “mahtûm” ise mühürlenmiş anlamına gelmektedir.*
 *Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Ankara 1978

Sadece Limni Adasında bulunan "Tıyn-ı Mahtûm" yani "mühürlü toprak" la ilgili çok eskilere dayanan bir inanç vardır. Başlangıçta bu özel toprağın yılan sokması ve zehirlenmelere karşı şifa olduğu düşünülüyormuş. 15. yüzyıla gelindiğinde ise başta veba olmak üzere salgın hastalıklara karşı da önleyici bir etkisinin  olduğu düşünülmeye başlanılmış. O dönemlerde Fatih'in en büyük düşmanı veba..... 1455 ve 1467'de İstanbul'da iki büyük veba salgını olur. On binlerce insan ölür. Fatih Sultan Mehmed o tarihlerde İstanbul'a  Balkanlardan adam yolluyormuş salgının geçip geçmediğini öğrenmek için....Geçmediğini öğrenince Balkanlarda dolaşmaya devam ediyormuş.

Bu arada Limni adasından çıkan bu toprağın vebaya karşı kullanıldığı haberini alır. Adada vebaya karşı  bu toprak hap gibi yutuluyormuş. Mühürlü toprak  yani Tıyn-ı Mahtûm yılın sadece bir günü yani Hz. İsa'nın dirildiği gün olduğuna inanılan 6 Ağustos'ta Limni Adasında bir tepecikten çıkarılıyor. O toprağın kullanım hakkı şu anda bir Hırıstiyan ailenin sorumluluğunda... Tepenin hemen yanında bir çeşme yapılmış. Her 6 Ağustos'ta dini törenle tepede 2-3 metrelik kazı gerçekleşiyor ve bir miktar rengi kızıla çalan mühürlü toprak çıkarılıyor. Çıkarılan toprak önce çeşmede yıkanıyor, sonra bezlere sarılıp ağaçlara asılıyor. Ardından mühürlenip, İstanbul'a saraya gönderiliyormuş. Satılması kesinlikle yasak olan bu toprağı kaçak olarak çıkarmaya çalışanların ise kellesi vurulurmuş.
Fatih Sultan Mehmet bu topraktan bardaklar yaptırır. Halen Topkapı Sarayında bu bardaklardan birkaç tane var. Fatih'e sunulan içecekler önce bu bardağa konuluyor, ardından şaşaalı bir kadehe konularak Padişaha sunuluyormuş. Eğer içecekte zehir varsa Tıyn-ı Mahtûm'dan yapılan bardak çatlıyormuş! Eğer bardak çatlamazsa içinde zehir yok demekmiş. O yüzden mühürlü toprak çok değerli....Diğer ülkelerin elçileri Padişaha değerli hediyeler kürkler, mücevherler getirdiklerinde, Padişahın onlara verdiği hediyelerin içinde mutlaka  Tıyn-ı Mahtûm'dan yapılma bardaklarda bulunmaktaymış.*

*Bülent Günal röportajı/Habertürk 24.02.2013





 Fatih’in adanın kesin olarak fethedilmesinin hemen ardından, Limni’ye tıyn-ı mahtûm ile alâkalı bilgi toplamaları için bir heyet gönderdiği bilinmektedir. Bu yalnızca Osmanlı padişahlarının toprağa hassasiyetle yaklaştıklarının bir örneğini teşkil etmektedir. Bunun dışında çıkarılan toprağın çok önemli bir kısmının saraya gönderilmesi, Osmanlı padişahları için esas önemli olanın toprak üzerinden ticarî gelir elde etmek olmadığını düşündürmektedir. Buna rağmen toprağın ticarî bir emtia değeri taşıdığı anlaşılmaktadır. Bu hususta Naîmâ oldukça ilgi çekici bilgiler aktarmaktadır. Tarihçi bilhassa nispeten zengin bir kesimin, tıyn-ı mahtûma rağbet ettiğini, yahut edebildiğini bildirmekte, dolayısıyla ticarî bir değeri olduğuna dikkat çekmektedir. Ayrıca Hoca Saadeddin Efendi de tıyn-ı mahtûmun devlet hazinesine önemli katkı sağladığını ifade etmektedir.
Toprağın ne denli kıymetli olduğu, İstanbul’un ağırladığı üst düzey misafirlere hediye olarak sunulmasında da açık bir biçimde görülmektedir. Bu noktada Stephan Gerlach’ın tanıklığına müracaat edilebilir. Gerlach, elçiye sunulan en kıymetli armağanlar arasında zaman zaman tıyn-ı mahtûmun da bulunduğuna işaret etmektedir.*
*Yasemin Demircan makalesi  Tıyn-ı Mahtûm: Akdeniz Dünyasının Mucize Toprağı



                                                   ALINTIDIR




 Limni adasının mübadele ile gelen  eski sakinlerinin çoğunluğu İzmir-Foça'ya yerleştirilmiş. Diğer bir kısmı ise; 
İZMİR
Ödemiş, Çeşme, Alsancak, Bergama, Halkapınar köyü, Karşıyaka'ya
BALIKESİR
Edremit, Havran, Erdek, Altınoluk, Ayvalık'a
ÇANAKKALE
Lapseki, Bayramiç, Yukarı çarşı mahallesi, Ezine, Musaköy, Ayvacık'a
İSTANBUL
Çatalca Kabakça mah., Arnavutköy, Kadıköy'e
Ordu-Ünye'ye
Aydın-Karapınar köyü'ne ve  Nazilli'ye yerleştirilmiştir.


Ilımlı yani Limni adasında bulunan köyler ve mahalle isimleri aşağıdadır.

KÖYLER
MAHALLE
Kornoz
Kadı Ahmet
İsterati
Kale Altı
Portyanoz
Çarşı
Kuzulu
Camii Cedid
Lera
Halil bey
Şiyordiya
Kayacık
Kroni
Meydan
Penaya
Varoz
Kondiye
Camii Atik
Kortuz
Komi
Filya
Firgide
Bozcaada (Tenedos)
Kapıska
Orispol
Çamandarya
Ayopat
Karpaş
Açkı
Livadimor
Kondopol
Tanoz
Mondoros
Kondoraki
Paşa Limanı
Plaka
İmroz kazası
Angaryanoz
Kapya
Orminoz
Yerlice
Candır



İşte böyle bir zamanlar bizim olup, kaybettiğimiz vatan topraklarından birinin daha ilginç hikayesi.......Umarım yayınlarımın faydasını görüyorsunuzdur.
                                                                         Sevgilerimle







27 Mayıs 2018 Pazar

BİR SELANİK, BİR GİRİT HİKAYESİ ve TURKO LEFTERİS






Selanik'te bulunan Beyaz Kule'nin nadir fotoğraflarından biri.....Kalede Türk Bayrağı var.


Selam
Mübadele acı, sonuçları daha da acı......Bugün size iki hikaye anlatmak istiyorum. İlk hikaye  Selanik Beyaz Kule de geçiyor, ikincisi Girit'te....Türk ve Müslüman olarak doğan, Yunan ve Katolik  olarak ölen iki insan....karar kendilerinin  değil, şartlar onu gerektirdiği için......Kader-alın yazısı işte burada devreye giriyor. Hayatın kimi nereye sürükleyeceği hiç belli değil...Önemli olan İNSAN olabilmek, hayat sona erdiğinde arkadan bir hoş sâdâ bırakabilmek.
...........................
Mübadele kararı çıkmış artık Türkler, yavaş yavaş köyleri boşaltmaya başlamışlardı. Uçana'nın saygın ailelerinden  Manastırlı Feride ile Uçanalı Hamdi de, Uçana'da ki bereketli tarlalarını, güzelim evlerini, tahıl dolu ambarlarını bırakarak 2 yaşındaki kızları İffet'i alarak Anadolu'ya gitmek üzere yola çıkarlar. Feride o sırada ikinci çocuğuna hamiledir. Beyaz Kule'ye vardıklarında hamileliği yavaş yavaş ilerlemektedir. Ama günler geçer, kendilerini Anadolu'ya götürecek gemi bir türlü gelmez. Üç ayın sonunda gemi ufukta görünür. Feride'nin doğum sancıları aynı anda başlar. Çadırda çok zor bir doğum yapar.
O sırada limana yanaşan gemiye herkes binmeye çalışınca bir izdiham yaşanır, iki yaşındaki kızı İffet annesinin başucunda, Sevgili eşi Feride yeni doğum yapmış, perişan halde, 1-2 saatlik minicik-zayıf erkek bebeği kucağında kalakalan Hamdi hayatındaki en acı kararı vererek bu yolculuğa çıkarsa öleceğini bildiği bebeğini Selanik'de yoldan geçen bir papaza verir ve karısını küçük kızını alarak gemiye biner.  Hamdi ve Feride bir daha bebeklerinden haber alamadan ölür. Ama hikayeyi çocuklarına ve torunlarına anlatırlar. Şimdi torunları ve torunlarının çocukları belki bulabiliriz umuduyla o bebeğin verildiği aileyi arıyorlar. Cılız da olsa bir umut ışığı her zaman var..... 




Fotoğraf Osman Yatbağ



                 İkinci Hikayem  Turko Lefteris 

 Girit’te ortalık karışıktır. Binlerce Müslüman adayı terk etmiş ve binlercesi de terk etmek üzeredir. Iraklion’un Haraki köyünde de Türkiye’ye gitmek üzere bir aile toplar eşyalarını.... Evin reisi, 16 yaşındaki küçük oğlu Kadem’e öğütte bulunur: 
-Biz Türkiye’ye gideceğiz; sen burada kalacaksın. Eğer oraları iyiyse sana da diyeceğiz ki gel! Yok, iyi değilse, biz de gerisin geri döneceğiz. Sen mallarımıza sahip çık. Dönersek şayet, açıkta kalmayalım’
 Aile, İzmir’e doğru yola çıkarken, akılları hem gittikleri topraklarda, hem doğup büyüdükleri adalarında, hem de geride bıraktıkları çocuklarındadır.. Ailenin büyük oğlu Mustafa, görev yaptığı Yunan ordusundan kaçarak Girit’e gelir. Amacı, kardeşini de alarak bir an önce adayı terk etmektir. Fakat bu esnada yakalanıp cezaevine atılır. Rum arkadaşlarının yardımıyla cezaevinden kaçar, ama aklı hâlâ adadaki kardeşindedir. Kardeşini bulamayacağı ve kendi canından da olacağı telkinleriyle bir daha dönmemek üzere, yüreğinde kardeşi, vücudunda ömrü boyunca taşıyacağı cezaevi dövmesiyle adayı terk eder. Adadan gelip gidenler vasıtasıyla Kadem ile mektuplaşılır. Kimliği ortaya çıkmasın diye gizli gizli haberleşilir. Sonra İzmir’de Yunan işgali ve Kurtuluş Savaşı patlak verir; irtibat kesilir. Uzun bir sessizlik başlar. “Halam, Kadem böyleydi, Kadem şöyleydi diye çok anlatırdı. Annem kahve fallarına baktırırdı; ‘Yaşıyor bu kişi’ derlerdi. Kitap açardı mahalle komşumuz, ‘Yaşıyor’ derdi. Hep ümitliydiler.”
 Aradan yıllar geçer. 1968 yılında, Girit doğumlu olduğu için Türkiye’den geçişine izin verilmeyen Kadem’in eniştesi Zihni ve ablası, Fransa üzerinden Girit’e ulaşırlar. Enişte, kendi evlerini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Eve buyur eder ve misafirlerine evi gezmeleri için müsaade eder. Evin eski sahibinin oğlu olduğunu söylediğinde, kadın Zihni’nin ağabeyini ismiyle beraber hatırlar. Bir zamanlar yanlarında ırgat olarak çalıştıkları kişilerin evleri, onlara bedel olarak verilmiştir çünkü. Birlikte yemek yerler. Abla, kendisinden Türkiye’de istendiği üzere, amcasını sorar. Yaşlı kadın, aşağıdaki köylerde, Amuryales’te Turko Lefteri (Türk Lefter) isminde birinin bulunduğunu, ama yaşayıp yaşamadığını bilmediğini söyler. Sene 1968’dir ve Girit’te yeterli vasıta yoktur. Akşam da bastırınca, çift Turko Lefteri’yi soramadan köyden ayrılır. 
- “Babam çok kızdı ablama. Her iki köyün ne derece birbirlerine yakın olduklarını da bildiğinden, ‘oraya gittin de bulamadın’ diye söylendi.” 1968’deki bu olay bu şekilde noktalanır. Aradan yıllar geçer, Mustafa ve kız kardeşi, Girit’teki erkek kardeşlerini göremeden gözlerini hayata yumarlar. Mustafa’nın oğlu Bilal, baba memleketi Girit’i ziyaret eder. Orada kalıcı dostluklar kurarak Söke’ye geri döner. “Bir bayram günü, Hanya’dan tanıştığım arkadaş bayram kutlamak amacıyla beni aradı. Annemin hatırlatmasıyla amcamı nasıl bulabileceğimizi sordum. O da, otuz altı sene Girit’te arabasıyla toptan bakkaliyelik sattığını, her köyde mutlaka bir bakkal tanıdığı olduğunu söyledi. 
-Ben bulurum dedi. 
Bilal’in arkadaşı, o köyden tanıdıkları ile Amuryades’e gider. Kime sorarlarsa öyle birinin olmadığı yanıtını alırlar. Turko Lefteri’yi hiç kimse tanımamaktadır. Tanıdıklar vasıtasıyla köye yakın bir yerde Türk kökenli birinin olduğunu öğrenirler. Köylü, sırf Türk olduğu için türlü zorluklar çeken, yıllarca her bir kötülüğün ondan arandığı, sürekli karakola götürülen Turko Lefteri’yi, bu yaşında artık acı çekmemesi için korumuş, kimliğini gizlemiştir. Derhal Türkiye’ye haber ulaştırılır. Köyün muhtarı olan Turko Lefteri’in damadı, onu Bilal ile telefonda konuşturur. “Kulağı ağır işitiyordu. ‘Mustafa, sen misin?’ dedi. Bana babamın ismiyle seslendi. ‘Gel’ dedim; ‘Gelemem, yaşlıyım’ dedi.”

 Kadem, akrabalarıyla buluştuğu vakit başından geçenleri bir bir anlatır.... Aynı yaştaki Hüseyin ile adada kaldıklarını, canlarını kurtarmak için dağlara saklandıklarını, sadece incir yiyip dereden su içtiğini… Sonra, bir Rum kadınının onlara yardım edip, herkesin inanması için kilisede halkın katılımıyla vaftiz edildiklerini… “Dini inancı konusuna hiç girmedim. O yaşta bir insan Hıristiyan olsa ne olur, Müslüman olsa ne olur!”

 Kadem, ailesinin kendisine verdiği görevi yerine getirmiş ve mallarına sahip çıkmıştır. Yıllarca tek başına, hiçbir akrabası olmaksızın hayatla mücadele eder. Herkese yalnız olmadığını, akrabaları olduğunu, kardeşleri olduğunu söyler, ama dinletemez. Yalancılıkla suçlanır, kendisiyle dalga geçilir. Şimdi karşısında yeğeni durmaktadır. Yıllarla hesabı vardır. 
Herkes duysun, duyun lan!’ diye bağırır. ‘Bakın benim kardeşim var, herkes duysun, kardeşim var mıymış yok muymuş?
 1985’te gidince Girit’e, önce ağabeyini sordu: 
 - İda kan o Musafa’s? (Mustafa ne alemde?)
 - Aftos epothene (Öldü), dedim. 
Başını vurarak ‘Allah!’, dedi.
 Sonra: 
 - Çi Zeynep ida kan? (Ya Zeynep ne yapıyor?) diye sordu. 
- Öldü dedim. 
Yine ‘Allah!’ diyerek başını vurdu.
 Kadem ya da Turko Lefteri, hiçbir zaman Türkiye’ye gidemedi, hiçbir zaman Türkçe konuşamadı, ama Türkiye’den, Kapadokya’dan, anadili Türkçe olan bir kızla evlendi. Şu dünyada yalnız olmadığını herkese inandırmaya çalıştı, son nefesini verirken de bunu başardı.

Bu hikâye Kaynak Kişi Bilal Türkoğlu’ndan alınmıştır.
Tuncay Ercan Sepetçioğlu- Cumhuriyetin ilk yıllarında Girit'ten Söke'ye mübadele öyküleri,2007,Yüksek Lisans Tezi


Sevgilerimle








20 Mayıs 2018 Pazar

GİRİT ADASINA AİT BİRKAÇ NOT VE KÖY, MAHALLE VE ÇİFTLİK İSİMLERİ



Sen neden Girit'i seçtin? diye sözünü kestim.
"Neden mi Girit'i seçtim? sorduğum soru onu hayrete düşürmüştü.
"Girit dünyanın deprem merkezidir de ondan....hayatın başladığı ve bittiği yerdir. Girit'in hiçbir zaman boğun eğmemiş olduğunun  farkında mısın? Doğu Akdeniz'e yelken açan herkes, hırlısı hırsızı Girit'i zaptetmeye kalkışmış ama içlerinden hiçbiri başaramamıştır bu işi...yok efendim! Girit ölümsüzdür, tanrısaldır.Gördüğüm en güzel yerdir ve ben güzel denen yerlerin hepsini görmüş biriyim. İçimizdeki en başarılı insanların doğduğu yer de Girit'tir. Minotauros  ve Zeus'ta burada doğmuştu. Aynı şekilde yazar Kazancakis. Modern Yunanistan'ın kurucusu Venizelos...hey El Greco, ressam.O da Giritliydi..Tral la la....bende Giritliyim!
Sen mi? Hadi be,Theo! Bugüne kadar neler oldun bi hatırlasana..Kanadalı oldun, Güney Afrikalı oldun, İngiliz, Amerikalı, Atinalı oldun"
"Evet ama sonuçta aslında Giritli olduğum anlaşıldı, ben bunu Vancouver'de giydiğim takımla kanıtladım. Hatırlıyor musun siyah takımları mı?
"Nasıl unutabilirim ki?
"Evet o takım benim köyümün, Anogia'nın geleneksel kıyafetidir. Psiloritis'in eteklerindeki son köy.Bizim insanlarımız dayanıklıdır sende göreceksin zaten....Girit'e gidiyorsun değil mi?"
"Niyet o"
"Evet bu ülkede umudunu kaybetmemelisin, aynı zamanda inanç sahibi de olmalısın. İkisi de hâlâ bedava....Aslında Girit'in en güzel yanı yemekleri.Girit'in yemekleri öylesine muhteşem ki insanlar yemek yemeye devam etmek için ölmeyi reddediyorlar......

Kendime bir emekli olarak yaşayacağım yeri bulmaya geldim, Girit'e...
"EMEKLİ OLMAK MI?" Theo'nun ağzından tükürür gibi çıkmıştı sözcükler..."DELİRDİN Mİ SEN?"
-Girit'te benim halkım emekli olmayı ancak yüz yaşına gelince düşünmeye başlar......

Byron Ayanoğlu/ İstiridye üstü Girit

Daha yapacak çok işimiz var.





Selam 
 Baştan sizi ikaz etmek isterim, çok uzun bir yazıyı okumaya başlıyorsunuz. Girit ile ilgili birçok konuyu anlatmaya çalıştım, alıntılar yaptım. Ama hâlâ anlatacak o kadar çok şey var ki......Araştırırken o kadar çok şey öğrendim ki....Belki ileride tekrar yazarım. Girit en çok görmek istediğim adalardan biri... Türkiye'ye biraz uzak olduğu için  ulaşım biraz sıkıntılı....Türkiye'den Atina'ya, Atina'dan Girit'e gidiyorsunuz.Ya da  bir havayolu şirketi ile anlaşıp, bir uçak dolusu Girit yolcusu ayarlayıp gidebilirsiniz. 
Girit;  "Hanya'yı Konya'yı görmek" deyiminin ortaya  çıktığı yer.... 
Hanya, Girit’in önemli şehirlerinden biri.... adadaki Türk unsura yardımcı olmak için açılan Hanya Mevlevihanesi, diğer Mevlevihaneler gibi Konya’ya bağlı idi. Hem Konya, hem de Hanya Mevlevihanelerini görme fırsatı yakalayan Mevlevi dervişlerinin, yakaladıkları şansı ifade etmek açısından söylediklerini tahmin ettiğimiz bu deyim, bugün tamamen  farklı bir anlama sahip olmuştur.
Nazım İşler/Halk Bilimi-Girit göçmenleri Türk Halk Kültürü üzerine bir araştırma /2007-Yüksek Lisans Tezi








Osmanlı zamanında  Girit'te ki Hırıstiyan ve Müslüman toplum arasında dinsel farklılıklar dışında, yaşam tarzında belirgin bir fark yoktu. Dilleri, gelenek ve görenekleri, mutfak alışkanlıkları, giyim kuşamları, hatta yürüyüş tarzları ve davranışları büyük oranda aynıydı. Sadece kıyafetler açısından farklılıkta Müslümanlar, başlık olarak  genellikle fes giyer, bazı hallerde başlarına beyaz mendil bağlarlardı. Hırıstiyanlar ise başlık olarak ya küçük siyah kep giymekte veya oyalı siyah mendil bağlamaktaydı. Adaya dışarıdan gelen yabancıların, bu küçük ayrıntıyı fark etmeleri mümkün değildi.
 Ali Ekrem Erkal, Geleneksel Türk kültürü




İstatistikler; 1894-1895 yıllarında Girit'te 7.250.000 kıyye süt, 175.000 kıyye tereyağı, 75.200 kıyye peynir üretidiğini ortaya koyuyor ki; bu rakamlar adada hayli yüksek bir üretimin gerçekleştiğinin kanıtıdır. Toplam 36 idari bölge içinde Girit süt üretiminde 31. sırada olmasına karşın, tereyağ üretiminde sonuncu, peynir üretiminde 13.sıradadır. Göçmenlerin aktarımlarından da anlaşılacağı üzere, Girit bir peynir üretim merkezidir. Tereyağ üretimindeki sonunculuk ise; Girit mutfağının zeytinyağına dayanmasıyla açıklanabilir.

Tuncay Ercan Sepetçioğlu- Adnan Menderes Üniversitesi Tarih Ana Bilim Dalı 2007/ Yüksek lisans tezi- Cumhuriyetin ilk yıllarında Girit'ten Söke'ye mübadele öyküleri 


İki kere yabancı kitabında Bruce Clark Giritlilerin kullandığı dil olan Giritliceyi yani Kritica'yı şöyle anlatıyor:

"Fiyakalı, konuşkan, ufak tefek seksenlik Ali Onay, 2004 başlarında Cunda Giritlileri arasında yaşayan yaşlı ve saygın bir beyefendidir. Babası Resmo limanının zengin tüccarlarındandı. Ailesi ana dili Rumca olan sadık, seçkin Osmanlı nüfusunun mensubudur. Bu durumu kendi mantığı ile şöyle izah eder: Ana dili Yunanca değildir, Kritika'dır. (Giritli ağzı) gerek kendisinin, gerekse Giritli topluluğunun geliştirdikleri tarih versiyonuna göre, 1669 yılında Girit'in Osmanlılar tarafından fethi bir kurtuluştu. Çünkü Osmanlı, hem Müslümanlara, hem de Hırıstiyanlara bir önceki Venedik idaresine göre çok daha merhametli bir rejim getirmişti.
Kritika meselesine gelince;  Osmanlı döneminin daha başlarından itibaren pratik nedenlerle kullanılmaya başlanmıştı. Girit, Osmanlı müslümanlarının -ki bunlar Arap, Slav, Arnavut ya da Türk olabilirdi- idaresi altında bir ada olup, bu Osmanlılar sıklıkla Yunanlı Hırıstiyan kadınlarla evleniyorlardı. Kritika'da böylece faydalı bir uluslararası dil olup çıkmıştı. Onlar Kritika konuşan Osmanlılardı"


"Kaçak da olsa, mübadil de olsa Girit’ten gelenler daha kültürlüydü. Avrupa kültürü vardı. Görgü yapısı farklıydı. Mesela, kadının toplumdaki yeri bizde daha fazlaydı Kendimize “Kritikos” deriz. Şalvarı burada gördüler. Kara çarşaf hiç giymediler. Eski Giritlilerin kırmızı peştamalları vardı; bir kısmı bunu bellerine de bağlardı. Giritlilerde siyah renge olan bir merak vardır; erkeklerde de kadınlarda da......
Eşim siyah giydiğinde ona (Yunan karısı gibi yine siyah giymişsin) diye takılırım. Giritliler yerlilere nazaran daha modern giyiniyorlardı. Elbiselerinden dolayı hemen ayrılıyorlardı. Yerliler, yörük gibi giyiniyorlardı. Girit’te çekilen resimlerden anlaşılacağı üzere, kalpak giyer, bıyıklı olmak şartıyla kravat takarlardı. Kadınların Girit’te başları açıktı. Dışarı çıkarken başlarına normal bir şal alırlardı. Önlerinde önlük vardı. Giritlilerin giyimi yerli halkın tepkisini çekmişti. Giritlilerde fiyaka, afi, çalım vardı. Gösterişli yürüyüş, hovardalık, çapkınlık, güzel giysiler, boyalı simsiyah kıvrık bıyıklar, pırıl pırıl çizmeler… Girit’ten gelenler hâlâ başı açık gezerler. Ama buralarda bu yok. Kız alıp verme önceden çok katıydı; şimdi öyle değil. Ama oğlum bekar olsa, Giritli kız alsa sevinirim. Anlaşma, kültür, ruh yapısı işte......"

Bilal Türkoğlu röportajı- Tuncay Ercan Sepetçioğlu- Adnan Menderes Üniversitesi Tarih Ana Bilim Dalı 2007/ Yüksek lisans tezi- Cumhuriyetin ilk yıllarında Girit'ten Söke'ye mübadele öyküleri  






Özlem, doğal bir insani duygudur. Fakat resmi belge niteliğinde olmadığı ve tarihsel akışta önem arz etmediği için Tarih çalışmaları içinde yer almaz. Bu duygu, mübadillerin yeni çevrelerine uyum sürecinde etkili olmuş, onların sosyal, kültürel ve ekonomik katkı ve üretimlerinde önemli rol oynamıştır. Bu sebeple, göçmenler üzerine bir sözlü tarih çalışmasının içeriğinde “özlem” olgusunun varolması gerekliliğine inanıyoruz.

 Gerek Yunanistan’da, gerekse Türkiye’de, muhacirlerin doğdukları topraklara dair özlemlerini anlatan onlarca kaynak vardır. Özlem duygusuna dair aktarımlardaki ortak nokta, göçmenlerin yeni yerleşim yerlerini seçerken dahi eski vatanlarını anımsatıcı yerleri yurt edinmeleri, geri dönme isteği, eski memleketin daha huzurlu, eski toprakların daha verimli, eski insanların daha iyi olduklarıdır. Ayrılırken yanlarına aldıkları, sembolik değerleri çok yüksek olan küçük nesnelerle, bu özlemlerini gidermeye çalışırlar: 
-Annemin Girit’ten gelirken sandığında Girit sabunu vardı. Ömrü müddetince o Girit sabununu korudu. Öldükten sonra o sabunla yıkandı.
 Göçmenlerin uyum ve üretime geçiş aşamalarında, geri dönme umutlarından önceki bölümlerde bahsedilmişti. Bu geri dönme umudu körelip, yeni vatanı “sahiplenme” safhasında bile özlem asla dinmemiştir. Fakat yaşanan acılar ve göç esnasında çekilen çile, geri dönüş isteğinde azalmalara da sebebiyet vermişti.
(Nasibimiz böyleydi) derdi annem. İlkin olmadılar, ama sonra sonra memnun oldular. Buram buram memleket hasreti, her zaman geri dönme isteği vardı. (Şimdi kargaşalık var; düzelecek, geri döneceğiz) derlerdi. Buradan kaçan Rumlarda da aynı… Hâlbuki yok ama öyle benimsemişler. Gelince hep toprakları yaladılar, ceviz getirdiler buradan. (On altı, on sekiz yıl bu memlekette büyüdüm; bugün olsa gelirim) diyorlar. Tabii toprak, toprak… Doğum yeri… İnsan yetmiş seksen sene geçirmiş memlekette, özlemez mi orasını? 


 Geri dönme hayalleri hepsinin vardı. (Biz gideceğiz köyümüze) derlerdi. Bazıları, Yunanistan’dan getirdikleri paraları sandıklarda sakladılar; oraya dönünce kullanmak için. Ama paralar tedavülden kalktı, battal oldu. Bazıları (Köye gideceğiz) dediklerinde babam, (Ben köye gitmem; bu tarafa kaçarım) derdi. Nedenini sorduklarında ise, (Orası harp sahası, burada ebediyen kalırsın) derdi. Millet gitmek isterdi; orada malları var elbette. Ama benim babamın malı yoktu ki..... Orada koşu atları olan kişi, burada bir araba samana muhtaç oldu. O kişi elbette geri dönmek isterdi. Babam gibi olanlar istemezdi. Pek fazla memleketi özlemiyorum; annem de özlemezdi. Ne de olsa korkuyor insan. Mübadillerde sıkça rastlanan bir durum vardır ki, o da eski vatana dair her şeyin daha güzel olduğudur : Babam ölünceye kadar (Girit’in üzümü, zeytini başkaydı) dedi. Bizim evde Girit’ten gelen 10 kg. zeytinyağı saklıdır; sırf Girit’ten geldiği için. Girit’ten gelen kuru üzüm de saklı durur. Hâlbuki Türkiye’deki daha güzel... Girit’in adı her zaman Güzel Girit’ti (Omorfi Kiriti). ‘Kız gibi Girit’ anlamında ‘İ Kriti’ derlerdi. Ballandırarak anlatırlardı. Bir abartma vardı. Mesela, oranın zeytini her zaman buradakinden iyiydi; balı, pekmezi, şurubu… Girit’i kaybedilmiş,  koparılmış ve bir yerlerde kalmış bir uzuv gibi anlatırlardı. Anlatılacak gibi değil. Ancak, birebir konuşurken özlemlerini anlardınız. Girit’ten bahsederlerken şaşırıp Giritlice devam ederlerdi.

Zeki Adalı röportajı-Tuncay Ercan Sepetçioğlu- Adnan Menderes Üniversitesi Tarih Ana Bilim Dalı 2007/ Yüksek lisans tezi- Cumhuriyetin ilk yıllarında Girit'ten Söke'ye mübadele öyküleri 







Mübadillerin eski memleketlerine duydukları özlem, göçün üzerinden hayli vakit geçmesine karşın, onları eski topraklarına götürmekteki en başlı sebep olmuştur. Günümüzde gerçekleşen Türk-Yunan dostluk örgütleri, mübadil dernekleri bunların bir sonucudur. Özlem, göçmenlerin kimlik inşasında da etkili olmuş, atalarının eski memleketlerine gittikçe, “göçmenlik aidiyeti” hissi yerleşmiştir. Eski memlekete yıllar sonra geri dönmek, en azından ziyarette bulunmak, tüm göçmenlerin ortak arzusudur. Mübadiller de Yunanistan ve Türkiye arasında politik kriz olmadığı devirlerde serbest biçimde eski şehirlerine, kasabalarına, köylerine turistik amaçlı gezi düzenleyebiliyorlar. Aile içi anlatımlardan etkilenen ikinci ve üçüncü kuşak göçmenler de ata memleketlerini gezerken büyük heyecan duyuyorlar. Bugün, turizm geliri olmayan, Anadolu’nun en ücra köşesinde bile Yunanistan, ABD gibi  ülkelerin uyruğunda insanlar görmek bu yüzden olasıdır. 

"Hatıraları yaşamak, doğduğum toprakları tekrar görmek için on beş yıl önce bir kez gittik. Her şeyimizi bulabileceğimizden emindik. Ablam on dört yaşında ayrılmıştı; Girit’in her yanını biliyordu. Gidince evimizi, dükkânımızı bulduk. Çok samimi karşıladılar, çok duygulandık. Yıllarca birlikte yaşamış gibi sarıldık. Onlar da biz de ağladık. Girit’e gitmek içlerinde uhde idi. Babam (biz gidemedik, siz gidin) derdi. Biz gittik. Babamın köyünü, evini bulduk. Anlatınca dünyalar onun oldu. Annem, evini anlattığımda günlerce unutamadı, günlerce sevinçten ağladı. Sevinç gözyaşları döktü. (Allah bana da gösterse o günleri) dedi. (Ah, ayaklarım biraz sağlam olsa, beni de götür oğlum diyeceğim ama ayaklar sağlam değil) dedi; isyan etti. Babam Girit doğumlu olduğundan hak vermediler. Orada doğana hiçbir Rum konsolosluğu vize vermiyordu. Bana da Rum Konsolosluğu’nda (Ne amaçla gidiyorsun?) diye sordular. Korkuları, orada doğanlar bir şey sakladılarsa alıp getirmesin. Zihniyet işte… Gaziemir’e (Rumlar) daha evvel gelirlerdi. Buranın kendine göre bir güzelliği vardı. Şimdi hâlâ (gel) desen, bırakıp gelecek. Ölene kadar Girit türküleri dillerinden düşmedi. Bizim evimizden Girit sözü hiç eksik olmazdı. Biz oraya gittiğimizde, anlatılanlardan, çok yeri ezbere biliyoruz diye gittik. Evlerinin önündeki çiçeklere kadar anlatıyorlardı. Beyaz kireç badanalı sokaklar, duvarların üstündeki çiçekler… Hepsini de gördük. Ben, rüya mı anlatıyorlar diye düşündüklerimin hakikatini gördüm. Memleket özlemi çoktu; kor ateş içinde kalır ya, sönmez; sönmedi. Biz orda doğup büyümedik. On kez gittim, ömrüm vefa eder de ekonomik durumum yerinde olursa on kez daha giderim. Çocuklarımı da götürürüm. 2000 yılında ben gittim Girit’e, buldum Fortessa’yı. İsmini değiştirmemişler. Fakat köy, Iraklion’un bir mahallesi olmuş. Knassos harabelerinin hemen karşısındaki yoldan 600 metre yukarıda. Köye, Alaçatı ve Karaburun’dan gidenleri yerleştirmişler. Yetmiş yaşlarında birine rastladım. Oturuyordu dükkânının önünde. O da İzmir Alaçatı’dan oraya gidenlerdenmiş; Girit’te doğmuş. Giritlice konuştuk onunla. Dedi ki;
-Otuz sene evvel gelseydin senin bütün sülaleni bilenler olurdu"

Zeki Adalı-Bilal Türkoğlu-Hasan Seyran röportajları Tuncay Ercan Sepetçioğlu- Adnan Menderes Üniversitesi Tarih Ana Bilim Dalı 2007/ Yüksek lisans tezi- Cumhuriyetin ilk yıllarında Girit'ten Söke'ye mübadele öyküleri 

Göç en çok aşıkları etkiledi aslında..... yazımı Miti ile Hurşit'in aşk hikayesini yazarak bitirmek istiyorum.
 "Mübadele yılları çok zordu onlar için. Bir yanda aileniz, tüm akrabalarınız, diğer yanda sevdiğiniz… 16 yaşındaki güzel Rum kızı Miti ile gözleri çakmak çakmak Türk delikanlısı Hurşit birbirine sevdalanmıştı. Niğde’de Sulucaova’da yaşıyorlardı, 1923 yılıydı. Bir yanda annesi, babası, kardeşleri vardı, diğer yanda sevdiği Hurşit. Miti’nin ailesi Yunanistan’a gitmeye hazırlandı. Eşyalar toplanıp arabaya yüklendiğinde Miti çoktan kararını vermişti. Miti, Sulucaova’da kaldı, Hurşit’le evlendi. Din değiştirip Müslüman oldu, Miti ismi oldu Nimet.... Üç oğlan, üç kızları oldu. Kocası Hurşit, kızlarını başka köylere vermek istemedi. ‘Sen gariplik çektin, ana baba garipliği çektin, bir de evlat hasretliği çekme’dedi. Çok tatlı bir hayat yaşadılar. Geçen uzun yıllar içinde akrabaları Miti’yi görmeye Sulucaova’ya gittiler. Ama o, parasızlıktan ve diğer imkânsızlıklar yüzünden hiç gidemedi. Kırık dökük, acılı birkaç mektupla yıllar geçti. Miti ailesinden kimseyi göremeden öldü. Miti ile Hurşit Sulucaova’da mutlulukla yaşadılar. Bütün köy onlardan sevgiyle bahsetti. Miti’nin serüveni, bir kopuşa karşı direnen bir insanın öyküsüydü. Mübadelenin ayıramadığı sevgilileri ölüm bile ayıramadı. Şimdi yan yana  Niğde Sulucaova'da birlikte yatıyorlar. 

 Bu hikâye “Doğduğum Topraklar - ‘Mübadele’, Bölüm 1, TRT, 2004” programından alınmıştır. 
Tuncay Ercan Sepetçioğlu- Adnan Menderes Üniversitesi Tarih Ana Bilim Dalı 2007/ Yüksek lisans tezi- Cumhuriyetin ilk yıllarında Girit'ten Söke'ye mübadele öyküleri 



Aşağıda Girit'ten gelen ailelerin yerleştirildiği yerler bulunmakta...Listelerin tamamı Devlet Arşivleri kayıtlarından oluşturulmuştur. Giritten gelen ailelerin meslekleri
Gemi kaptanı, işportacı, kahveci,rençber,sabuncu,kayıkçı,toprakçı,eczacı,poğacacı,nalbant,sigaracı,kuyumcu, saatçi,balıkçı,fırıncı,makinist,arabacı,dülger,şekerci,gemi işçisi, derici,çizmeci,seracı,kunduracı,bıçakcı,mobilyacı,kırık-çıkıkçı, bezzaz,sinemacı,semerci,madrabaz,terzi

Libya da ve İskenderiye de ikâmet edenler var.

Mesleği sabuınculuk olan birçok aile mevcut


Balıkesir-Ayvalık-Alibeyköyü-Peliköyü
Gonutaki (Bornova)
İzmir-Karşıyaka-Soğukkuyu mah-Karataş-Alsancak-Aşıklar köyü- Göztepe- Narlıdere-Bornova-Pınarbaşı-Kasımpaşa-Basmane-Eşrefpaşa-Karşıyaka-Buca-Urla
Ankara-Adana-Antalya-Edirne-İçel-Balıkesir-Samsun-Manisa-Turgutlu, Erdek,Kasaba,Horos,Edremit
İstanbul-Pendik-Büyükada-Beyoğlu-Beşiktaş-Laleli-Kumkapı-Beyazıt-Cihangir-Nuru Osmaniye
Manisa-Soma, Turgutlu, Pomaçaki köyü, Horosköy, Muradiye, Karaali, Recai mah., Alaybey
Kastamonu-Araç, Trabzon, Maraş, Aydın-Germencik-Umurlu
Gaziantep, Hatay- Dörtyol, Kütahya- Kurşunlu camii,Çanakkale-Ayvacık, Kocaeli-Darıca

Aşağıdaki tabloda Girit'ten bulunan kazalar, köyler, mahalleler, çiftlikler yer alıyor. 
                                                                      Sevgilerimle




GİRİT KÖYLERİ
KAZALARI
Pabuçcu
Ezele
İşbil
Amarya
Ayvasil
Arfos
Paço
Draço
Kıdonya
Hanya
Alifa
Palolotra
Ayataryaza
Resmo
Milos
Matoşa
Mastaba
Pervolya
Pirasa
Açyopolo
Pervolpa
Doyana
Kiryaki
Seline (Kadano) 
Ballimo
Soytores
Aya-Anderya
ÇİFTLİK
Marola
Prolya
Galo
Kırmızı Çiftlik
Aziziye
Kaserhorya
Yalı

Mısırya
Erfos
Ayaforya
MAHALLE
Varsamona
Hortaca
Armenos
Gazi Hüseyin paşa
Aya
Paletano
Amenato
Kumkapı
Plankanya
Ayvasil
Milopoto
Ortakapı
Ayaandirya
Kalides
Amnatu
Ağa Cami  
Murüne
Saytora
Perine
Hanya Hünkar 
Giryana
Milopotamu
Volyones
Hanya Kastel 
Kaziyana
Morniyes
Kayziyana

Marolak
Katovarsamonero
Kalisizi
KÖYLER 
Kara
Ayandre
Dabakarya
Ayalaki 
Vartamonara
Acıpazes
Anbilaki
Moryines 
Ayandire
Forforyano
Marola
Koru Manastır 
Ayairini
Haromanastırı
Kapezyana
Masriya 
Mastaba
Kapazyana
Abaderbiyaza
Edanaso 
Acıpazes
Paleimno
Krasona
Kızyana 
Lako
Somato
Morzaki
Asteri 
Bahçelik
Ayaderyaza
Bağçelik
Mevna 
Aynefiş Metohi
Lareni
Homari
Babakopolo 
Milos
Yanozi
Teronos
Metohi 
Kaseporyo
Asteri
Lutra
Perekari 
Perine
Marolo
Perniyo
Diblohori 
Azele
Yeniköy
Platana
Çıkollaryo 
Angelena
Andabaşo
Dalyonos
Kayziyana 
Eskulufya
Kokara
Baletino
Rosospiti 
Kilisirli
Yano
Panozi
 Kaçogariza
Damavalos
Arhos
Edanaso
Halpa 
Yena
Koksara
Katovar
Sifyana 
Kara
Amari
Çalpa

Piskopi
Aplatano