17 Nisan 2017 Pazartesi

JERVENİ HATIRALARI- BİR MÜBADELE HİKAYESİ






Selam
Bu akşam sizlerle çok güzel, samimi ve akıcı bir dille yazılmış, özel bir hikaye paylaşmak istiyorum. Sevgili Yrd.Doç.Dr.Leyla Kaplan'ın Şevki dedesinin hikayesi...

"Geçmişini bilemeyen,geleceğine yön veremez."
Mustafa Kemal Atatürk
                                                                         Sevgilerimle


Balkan Savaşı yıllarında askerlik çağına gelen gençlerin çoğu yöreyi tanıdıkları için Jandarma olarak orduda görev yapmışlar. Karabağ civarında bir karakolda görev yaparken pusuya düşürülmüşler, arkadaşı şehit düşmüş, kendisi ise sol kolundan yaralanmıştır. Olayı anlatırken Makedonca ve Sırpça konuştuğu için kendisi gibi bu dilleri bilen arkadaşıyla erzaklarının bittiğinden dolayı civarda bulunan Müslüman köyden ekmek almak için görevlendirildiklerini, kıyafet değiştirerek  köye gidip  bir torba ekmek aldıkların, fakat bu sırada karakolun Karadağlılarca baskına uğradığını, arkadaşlarının şehit edildiğini, bundan kendilerinin haberleri olmadığı için rahat bir şekilde ekmekler  torbalarda, torbalarda sırtlarında ve kucaklarında karakola yaklaştıklarını anlatarak;

 -Yaklaştık ama nöbetçi Ramadan diye bir arkadaşımızın olması gerekiyordu parola belirlemiştik, birden nöbetçinin tüfenginin süngüsü güneşten parladı, bizdeki silahlar eski süngüler paslı fişekler bir türlü silahlara uymaz, ya büyük gelir ya da tüfenge küçük fişengler gönderirler, takviye gecikir silah ve mühimmat gecikir, erzak gecikir, gönderilen barutlarda kül karışımı vardır bu yüzden  silahlar doğru dürüst ateş etmez, rezillik anlıyacağınız...

-Bizde aman ne güzel parlatmışsın süngünü Ramadan diye seslendik. 

 Onun bize parola sorması lazımdı çünkü yokuşu hemen hemen çıkmış yaklaşmıştık ..Bir homurtuyu andıran ses duyunca biz yine şaka yapıyor diye düşündük.

 -parolayı söyle bakalım diye seslendik 

  Daha sözümüzü bitirmeden üzerimize ateş açıldı .Vurulmuşsum. Allahtan ekmek torbası olduğu için kolu delip geçmiş kurşunlar..... Arkadaşlarım şehit düştüler.... yuvarlandığımız yerden kalkamadık. Bayılmışım.... ne olduğunu hatırlamıyorum, silah seslerine köylüler koşmuş, baygın bir halde bulmuşlar. Bu arada diğer karakoldan yardım gelmiş, beni Sıhhıye çadırına götürmüşler. Kendime geldiğimde sıhhıyeci
   -seni öldü, ölecek diye bekledik... maşallah kuvvetli imişsin kurtuldun dedi.

  Yaralarımı iltihaplanmasın diye kızgın demirle dağlamışlar..İki ay kaldım oralarda sonra tekrar askerliğe başladım..Komutan çağırıyor dediler gittim çadırına bir arkadaş daha vardı, bize bir mektup verdi 

 -bunu İhsan Paşa’ya götüreceksiniz, önemli bir mektup...kıyafet değiştirin, sizi anlamasınlar yakalanırsanız bu mektubu imha edin... yutun, yakın bir şeyler yapın ama mektup düşmanın eline geçmesin dedi.

  Mühürlü mektubu aldık, odun kesmeye giden köylü kılığına girdik, balta aldık, nacak aldık, çıktık yola.... gizlene gizlene ağaç altlarında kaya diplerinde, kıvrıla kıvrıla yakalanmadan ulaştık komutanlığa, mektubu verdik. Hazırolda  bekledik . Komutan mühürlü mektubu açtı..okudu..ağladı..ve bize dönerek

 -artık size ihtiyaç kalmadı evlatlarım dedi..Gidin ve köyünüzü savunun... zor günler kapınızda ..Size silah verdireyim..Silahlarınızı alın, giderken de rastladığınız Müslümanlara kendilerini korumaları için tedbir almalarını söyleyin dedi..

 Karnımızı doyurduk, harçlık ve cephane verildi bize, döndük geldik Florina’ya ...oradan da Jerveni’ye.... 2 sene geçmedi ki Dünya Savaşı çıktı. Balkan Savaşından sonra Osmanlı bizim topraklarımızı Yunan tarafına  bırakmış. Bulgar istemiş ama Yunan’a kalmışsız, artık Yunanistan oldu buralar demişlerdi.... İşkodra, Florina’da kaybedilmiş, Arnavut almış..Dünya Savaşında da Osmanlı’yı, Halifemiz efendimiz Padişahımızı Alman gavuru İstanbul’da esir almış...Yunan’da güya İngiliz gavuru ile onu kurtarmaya Anadolu’ya asker göndermiş..Kocaları, çocukları askerde olan Anadolu’da Yunan ordusunda askerlik yapan Yunan kadınlardan böyle duymuştuk. Bana harmanını kaldırmasına yardım edersem gündelik ücret vermeyi teklif etmişti..Bende kabul ettim, yardım etmeye gittim..Ben harman yerinde beklerken atımı da salıverdim otlansın diye ve uzandım gölgeye destelerin arasına  dalmışım derken kulağıma sesler geldi:

 -Mustafa Kemal diye biri çıkmış, Yunanla harp ediyormuş,  perişan olmuş Yunan askerleri diye konuşuyorlardı. Harmanı bırakıp atıma atladığım gibi köye döndüm, ücretimi almadan..Bir süre sonra da haberler duymaya başladık Kesriye’ye indikçe. Doğru-yanlış bilemiyorduk, konuşulanlardan bir şeyler çıkarmaya çalışıyorduk. Sonra Anadolu’dan firar eden tanıdığımız bir Yunan geldi. Arkadaşının ahırına saklanmış, yağmurlu bir akşam üzeri yakalandı, beni saklayın diye yalvardı. Yunan hükümeti firarileri idam ediyordu yakalandıklarında..... Sakladık bir taraftan bize bir kötülük yapar diye korkuyorduk ...İhbar eder diye...Babasına bir kaç gün sonra haber vermemizi isteyince gidip haber verdik, oğlun bizim köyde gel al ne yapacaksan yap dedik..O arada da  haberler aldık ki; Sakarya‘da bozguna uğratmış bizimkiler Yunanı..Sevindik ve beklemeye başladık Osmanlıyı...Çocuğun  el feneri vardı ahırı yakmaya geldi diye korkmuştuk önceleri, sonra niyetinin sadece saklanmak olduğunu anlayınca rahatladık..Bir süre sonra babası geldi kıyafet ve para getirdi ve oğluna verip, Sırbıstan üzerinden Fransa’ya gitmesi için bazı kişilerle anlaşmaya vardığını söyleyerek alıp gitti. Acaba ihbar ederler mi? diye o bizden, biz onlardan korktuk..Neyse ki böyle birşey olmadı.
Bir ara Fransızlara çalışan casuslar vardı etrafta; 
Durmadan -eğer size sorarlarsa "biz Fransa mandasını istiyoruz" diye söyleyin diyorlardı..Sonra yok oldu bunlar..Daha önce köyümüzden 35 kişiyi kesti çeteler...  Çakota’nın adamları yaptı dediler. Baltayla doğradılar akrabalarımızı..Sadece bir kişi kurtuldu bundan. Ne kıyametti sorma gitsin..Yine köyümüzü bastı çeteler dayandık. Yuptiler  (Çingeneler) bizi daha önceden uyarmıştı, tedbirliydik. Bu yüzden canımızı kurtardık. Kadınları, çocukları, ihtiyarları sakladık . Daha öncede baskına uğramıştı köyümüz..... Bulgar Çakotanın  adamları diye yayıldı kulaktan kulağa. Köylüler saklanmış. savunmaya elverişli evde bu yerin erzak saklama yeri vardı. Ayrıca içeride kör kuyu olarak bilinen birde kuyusu vardı..Yiyecek ve su tükendi..Hastalananlar oldu..Dualarımız kabul oldu ..Baktık ki kör kuyu su doldu, bu suyu içip hayatta kaldık..Teslim olmayıp, çatışınca giremediler köye..... bunun üzerine yaktılar köyü,  "diri diri yanın" diye bağırarak yaktılar....Camimizi de ateşe verdiler..Cami yanarken ezan sesi duyuldu ve çok büyük bir siluet göründü dumanların arasından..Duman da farklı idi.... mavi-yeşil gibi bir dumandı dediler..Çetelerde korkmuş geri çekilmişler bunun üzerine..

Bizim yaşadıklarımız ve anlatılanlar çok daha çeşitli şekillerde anlatıla geldi.  Bu olayla ilgili anlatılan diğer bir bilgi de şu şekildedir ve olaya açıklık getirmektedir. “Karanfil’in evine sığındık, Aslan köyde değildi, Yunan gavur arkadaşı ona köyüne gitme gidersen seni öldürürler, annenin tek evladısın deyince, itiraz edip  köye gitmekte ısrar eder. Arkadaşı da bunun üzerine 

-Al benim kıyafetlerimi giy, ismini değiştirelim öyle gir köyüne" der. 
 Aslan ise;
-ben ölürüm de gavur kıyafetleri giymem gavur ismi kullanamam
 diye dirense de;
-köylüleri sığındıkları evde yakacaklar bunu onlara ancak sen haber verebilirsin tedbirli olsunlar diyen Yunanlı onu sonunda ikna eder. Yunan arkadaşının verdiği kıyafetleri ve onun isminin yazılı olduğu kağıdı alan Aslan çeteci olarak köyüne gelir. Bir fırsatını bulup gece yarısı köylülerinin sığındığı eve gelir. Bu evin üst odasında dayısı bulunmaktadır ..Seslenir evin kapısını açtıramaz sen gavursun bizi kandırıyorsun cevabını alır. Epeyce uğraştıktan sonra kendisini tanırlar. Kapıyı açıp içeri alırlar Aslan'ı...Evin her tarafına küçük ateş etmeye uygun delikler açılmıştır. Buradan eve yaklaşan çeteciler geri püskürtülmekte. Evin kuyusundan su ihtiyacı karşılanmaktadır. Düşmanın kalleşçe saldırarak evi ateşe vereceğini söyleyen Aslan yanına aldığı kişilerle Kastoraya giderek  yardım getirme fikrini kabul ettirir. Gizlice köyden ayrılıp Kostur’a (Kastorya-kesriye) gider. Oradaki yetkililerden yardım ister. Jerveni Köyünün çeteler tarafından kuşatıldığını, köylülerin yakılacağını duyunca yardım için asker ve gönüllülerle yola çıkarlar. Kısa sürede köye ulaşır ve çetelerle çatışarak püskürtür ve yanmakta olan köyü ve köylüleri kurtarırlar. Evlerin çoğu yandığı için köylüler toplanır ve varlıklı ailelerin yanında bir süre kalırlar.Köylerinden hayatlarını sürdürmeleri için göç ettirilirler. Selanik‘e doğru yola çıkılır..Bu sırada hamile olan Hasaniça’nın (Hasanın hanımı anlamındadır) doğum sancıları tutar. Borazanlar çalınıp, göç kafilesi durdurulur. Doğum gerçekleşir. Kundaklanan  çocuk ve anne  bir at arabasına konulur kafile yola devam eder. Doğan çocuğa Demiran (erkek olsaydı DemirHAN olacaktı muhtemel) adı verilmiştir.   Üç yaşından itibaren gözleri çiçekten görmez olan ve sadece sesleri algılayan KIYMET hala seslerini duyduğu kurtarıcı komutanlara minnet duygularını; Çocuklarım olursa bizi kurtaranların ismilerini koyacağım der. Ama hiç evlenmediği için bu isimleri kardeşlerinin çocuklarına koyar. “Ethem, Vecil, Mintaz, Selim” ve bu isimleri neden bu kadar istediğini büyüdüklerinde yeğenlerine anlatır.
Ve bir gün Anadolu’dan Rumlar çıka geldi. Elbiseleri, yelekleri, çizmeleri, başlarında bağladıkları bezleri, gerçi çoğunluğunda doğru dürüst bir giysi yok. El ve ayakları perişan bir halde fakat silahlı idi çoğu.... üzerlerinde mavzerleri, bellerinde bıçakları..Geldikleri gün buradan gideceksiniz dediler, inanmadık. Önce evlerimizin bir kısmını odaları aldılar, sonra mallarımızın bir kısmını, bir süre sonra tarlalarımızın bir kısmını.....Yunan hükümeti öyle münasip gördü dedik ama endişe ile beklemeye başladık. Bu geliş hayra alamet değil diyerek. Biz Osmanlı ordusunu beklerken nereden çıktı bunlar diye söylenerek.Aradan çok geçmedi ki hepsi bizim bunların diyerek tarlalarımızı, evlerimizi, mallarımızı almaya kalktılar. Aramızda anlaşmazlıklar çıktı..Hayvanlarımızı çaldılar..Tavuklarımızı çalıp yediler.Hemen her gün tartışma yaşadık. Öfkeliydiler..Sonra gideceksiniz diyenler haklı çıktı..Önce bize Mustafa Kemal sizi çağırıyor dediler. Gelen Yunanlı memurlardı. İnanmadık, daha sonra bir gün içinde topladılar bizi, ocaklarımız yanıyordu. Yemekleri çömleklere (kutlelere) doldurduk bıraktık, kimin kısmetiyse yesin dedik..... fazla bir şeyler alamadık yanımıza hayvanları götüremezsiniz dediler. Onları da yok pahasına üç kuruşa sattık. Satmayıp ne yapacaktık ki yola daha çıkmadan elimizden alacaklardı..Kimimiz alamadı parasını, kimimiz verilene razı oldu Kimimiz dayak yedi...Daha önceden..kıymetli eşyalarımızı elimizden geldiğince ormana saklamıştık Döndüğümüzde bulup alırız diye altın, gümüş biraz yanımıza aldık ama kötü niyetli Yunanlılar polis,memur gibi soyguncular bizi çevirip bulduklarını aldı. Çocukların kundaklarını bezleri ne varsa aradılar. Uçkurlarımızı çözüp her tarafımıza bakıp soyup sovana çevirdiler bizi. Yayan sürdüler yola.. Bulabilenler at sırtında veya at arabalarıyla, kâh yayan yürüdük, kâh oturup dinlendik.

-Allahım kıyamet günü mü bu günler.... nereye gidiyoruz acı çektirme bizlere, kıyma çocuklarımıza yakarışlarıyla yürüdük..

Soroviç (Florina)  istasyonuna ulaştık, şimendöfere bindik, oradan da Selanik’e geldik.Bu arada gitmeyin demeye başladılar. Yunan hükümetinin adamları ama kanmadık.... bunda bir iş var diye konuşup devam etmeyi kararlaştırdık..Eh yola çıktık bir kere..Kalsa idik, güvenemedik  Yunan hükümetine.."Gavur olun diye tuttururlar neme lazım biz müslümanız öyle de öleceğiz" dedik...Özellikle Anadolu’dan gelmiş gözünü kan bürümüş hain Rumlarla bir arada yaşamak çok mümkün gözükmüyor. Evlenip kalmak isteyen biri vardı gençlerden, Yunan kızıyla anlaşmış dediler..İşin doğrusu varlıklı bir müslümanın çobanı idi.. Zengin bir adam olan bey;
 -Gitme burada kal, ben burada kalıyorum senden de memnunum yine çobanlığa devam et, evlen barklan burada ..Anadolu’ya gidip ne yapacaksın bırakma buraları..deyince aklına yatmış ben gelmeyeceğim burada kalacağım diye tutturunca..  bir kolundan (kulağından) amcası, diğer kolundan    (kulağından) babası tutup getiriyorlardı. Öylece bindirdiler vapura...O genç daha sonra Türkiye’de yani Ürgüp’te Rum kadınlarıyla evli olanları görünce çok kızardı:
 -beni zorla getirdiniz buraya alışamadım, sevdiğimden ayırdınız derdi.Gençlik işte..

Biz Jervenililerin Yunanlılarla evlenmesi yasaktı zaten... sadece Yunanla değil hatta Müslüman olan diğer topluluklarla da kız alışverişi  yapmazdık. (Kesriye,Zaberdeni-Vişeni,Noyan-ı Bala,…….köylerinden kız alıp verilirdi)  Jerveni deresinin karşısındaki köylerden yetim veya şehit kızlarıyla evlenirsek devlet vergi almazdı bir müddet..Florina ve Kesriye  ve çevredeki Türklerle evlilik yapardık..

Dedem Şevki KAPLAN’dan başka  annemin babası yani diğer dedem Mümin ve anneannem Selime PİŞKİN ‘de aynı olayları anlatıyorlardı ağız birliği etmişcesine...

Selanik sokaklarında yürürken üzerimize pis sular atanlar mı istersiniz ?,Her türlü hakareti yapanlar mı? Açlık, susuzluk, hastalık vardı her tarafta.. Bazen Hilal-i Ahmer çadırlarında, yeni gelen muhtaçlar geldiği zamanda  dışarıda kaldık vapur gelinceye kadar.. Hırsızlık yapan Yunanlılar soyup sovana çevirdiler bizi....Bir parça simit, benzeri ekmek satan Yunan bebesi fazla para alınca biraz kızıp tartakladılar..Bizi gidip polise şikayet etti, beni dövdüler diye ..Dövenler çarşaf giyip saklandılar. Çocukla gelen polisler beni ve arkadaşı dövdüler..Biz ele vermedik arkadaşları ama çok sopa yedik. Günlerce morartılarla ağrılarla dolandık durduk..Dayaktan sonra geldi vapur..Bizim vapurun adı Gülcemal’di .

Bindik istifleme demek doğru olur. Ağlayanlar , sızlayanlar kızılca kıyamet ağlayarak doluştuk..Hela desen deniz üstünde.... düşeceğiz korkusu, batacağız korkusu hakim.... her sallanışta vapurda korku hakim...Çocuk düştü dediler denize... kadıncağız oğlunu helaya koymuş kendisi de bekliyor kapıda...  vapur sallanıyor, deniz dalgalı... epey bir zaman geçiyor aradan çocuk çıkmayınca açıp kapıyı bakmışlar, çocuk yok.... denize düşüp kayboldu gitti zağrovota..Çok ağladık hepimiz, ölenlerimize çok ağladık.... hastalarımıza, kendimize, çektiklerimize ama ne yapalım..Korkuyla girip çıktık çoğu kez en son çare deyip gittik helaya…  Açtık açıktık zaten.... ne yedik ki? ne yapacağız ki? olmuyor yinede insan dayanamıyor ihtiyaç diyerek.. (Asmışlar, lalettayn bir kalın örtü , birkaç tahta ile desteklenmiş bir yerdi hela denilen yer.... konuşturmayın bizi bu kadar kötü günleri hatırımıza getirtmeyin..) Bundan başka kızamık mı desem..  çicek mi ?kızıl mı? hastalık yayıldı dediler yanaştırmadılar, hastalananların yakınına.. ama aynı yerdeydik,  yine de çok az ekmek peynir veriyorlardı. Bir gelincağızın küçük bebeği kucağında öldü çiçektendi galiba veya sütü azdı ondan da olabilir. diye konuşuyorlardı kadınlar.....Zağrovota gelin bebeği denize atılmasın diye kucağında tutup emziriyormuş gibi yapıyordu. Sırf karada bir mezarı olsun, karaya gömülsün diye.(Anneannemden dilediğim bu ve benzeri olayları Cevdet Gümüşsoy amcadan da aynen dinledim)
Köyden pazara (Kesriye’ya) giden erkeklerden 35 kişinin yollarını kesip silahsızdılar hepsi  baltalarla doğradılar bir kişi kurtulmuş gelip köye haber vermişti yaralı kurtulmuştu o da vapurda öldü.

B- ANADOLU’YA SELAM:

Önce İzmir- Urla’ya vardık bir kaç gün oyalandı vapur burada. Konuştuğumuz kişiler bize para verin şu karşı köy boş gidin işgal edin, biz size bir dilekçe yazalım kabul edilir sizde buralara yerleşirsiniz dedilerse de kabul etmedik. (Şevki dedemden) İzmir’den Mersin’e çıktık. Yolculuk bitti diye sevinirken yürüyün dediler tekrar hareket ettik. Ulukışlaya geldik orada yine bekledik (Trene bindirdiler şansımıza tren bozuldu indirdiler..) Oradan at ve katırlarla ve yayan Niğde’ye geldik. Sizi Ürgüp’e gönderiyoruz dediler ..Yapacak bir şey yok okuma yazma bilmiyoruz. Türkçemiz de kıt derdimizi anlatamıyoruz, biz hayvan besleriz, çiftçilik yaparız yeşillik bir yer olsun dedik ..Tamam sizi öyle bir yere yerleştireceğiz diyorlar..Yürüyün..Orası olmaz, burası  olmaz,  şurası..... Eylül oldu ancak geldik Sineson’a..

Kara kış kapıda..Elimizdeki belgeleri aldılar ev ve toprak dağıtımında rüşvet istiyorlar, verirsen istediğin yere yerleşiyorsun.Elimizde avcumuzdaki eridi, yollarda herşey ateş pahası..

Ekmek ve yiyecek hep para ile...evler - tarlalar kalmadı. Sineson’daki evler yetmiyor size aranızda anlaşın, bir kısmınızı Cemil Köyüne göndereceğiz dediler. Fazlı ve çocukları yani kardeşim kaldı. Ben ve Mevlüt amcan, Mümin deden, Ramazan, İdris, Besim, Mehmet dayın çocuklar ve kardeşler Cevdet’in babası, Ahmet-Kasım. Yakınlar toplanıp geldik Cemil Köyüne... yerleştik evlerimize ,ev tahsisinde zorluk çıkardılar para istediler,verdik....Beğenmediler, onun için istediğimiz beğendiğimiz evi alamadık, verdiğimizi azımsadılar ..Ne yapalım buna da şükür dedik. Çok zahmetli geçmişti Anadolu’ya yolculuk..Yorulmuş, tükenmiş idik, iyi kötü bir an önce düzenimizi kuralım yerleşelim,ne var ne yok nemiz eksik bakıp ona göre tedariklenelim ..Tarlaları keşif yapalım, satın alacak hayvan bulalım.Açlığımızı, susuzluğumuzu giderelim. Şartlar ne olacak, gelecek günler neler getirecek görelim ..Anlayacağın rahat bir uyku uyuyup kendimize gelmeye ihtiyacımız vardı..Daha sonra sakin bir kafa ile düşünüp ne yapacağımıza bakalım diyorduk.Hatta çok kalmayız biz döneriz Rumeli’ne gideriz. Jerveni’ye, denklerinizi çözmeyin, fazla yerleşmeyip gideriz  diyenler bile vardı. İşte birazda bu yüzden işin ciddiyetini kavrayamadık…Verilenlere razı olduk..Öyle ya! karşımızdakiler Yunan değildi kendi kardeşlerimizdi, kendi devletimizin memurlarıydılar. Tartışmaya gerek yok fazla uzatmayalım diye karar aldık..Zaten yerlilerin bizim gelişimizden memnun olmadığını çok açıkça görüyorduk.Cumaya bile grup gitmeye başladık. Çünkü laf atan zaman zaman gençlerimize saldırıp  olmadık bahanelerle tartaklamaya çalışanlar vardı..Bizim Türkçemiz kıt idi dediklerini anlamaz idik.Derdimizi de anlatamazdık.Müslüman olmamıza rağmen Müslüman değilsiniz deyip camilerine kabul etmediler..Camileri ayırdık. Kahveleri ayırdık. Daha da ileri gidenler sünnetli miyiz ? değil miyiz?ona bile bakmaya kalkıştılar.Kavgalar çıktı..Çok pahalıya aldık her bir yiyeceği, giyeceği, hayvanlar çok bakımsızdı ,mecbur fazla fazla ödeyip aldık.Kış gelmişti, biran önce ahırları düzeltmek, onların yiyeceğini tedarik etmek, onlarla birlikte kendi yiyecek ve giyeceğimizi sağlamalıydık..Hayvanlar iyi bakılırsa süt, peynir, yoğurt,et, yün ,velhasıl pek çok fayda verir insana bilesin..Hayvan aldım 70 koyun, 7-8 inek Jerveni’de ot boldu, öyle zannettim ama bir süre sonra yem bulmakta zorlandım.Ben iyi bakarım hayvanlara yaza doğru besili oldu hayvanların bir iki tanesini başka köyden gelenler istedi sattım. 2 ay sonra baktık ki bir gün hayvanlar gelmiş ahırın önünde duruyor şaşırdım.Biraz yem,su verdim..Öğle olmadan geldi sattığım adamlar, ben teşekkür beklerken hayvanları çaldınız diye suçladılar..Evde yalnız değildik konu komşu şahit bir yere gitmedik..Neyse aldılar gittiler hayvanları.Biraz daha vakit geçti yine bir gün  hayvanlar çıka geldi. Peşlerinden sahipleri tartıştık,sen bu hayvanları alıştırmışsın kaçmaya ondan kaçıp, kaçıp geliyorlar diyince, bende kızdım yarı Türkçe yarı Makedonca bağırmaya başladım hayvanları aç bırakırsan az yem verirsen tabii ki on senede geçse karınlarının doyduğu yere tekrar, tekrar gelirler..Ya doğru dürüst bu hayvancağızları doyur ya da kes gitsin sen de ben de bunlar da kurtulsun dedim ..Elimde nacakla yürüdüm tuttular..Alıp gittiler ..Sonradan öğrendik ki birisini  kesmişler, ötekisi kalmış bir süre daha.. Hayvancağızlar aç kalınca doğru Cemil’le, Şevko’nun evine gelmişlerdi.
Vergi toplamak için köye gelen tahsildarlar günahlarını almayayım  amma!!! Sanki MUHACİRLER’i hiç sevmiyorlardı. Harmanı sürdük. Samanı ayırdık. Buğdayı  harmanın bir  tarafına güzelce yığdık. Tahsildar geldi. Birkaç kişiyle birlikte buğdayı  kırmızı boya ile çarpı koyarak işaretlediler. İşaret sebebi ne imiş  bilirmisiniz, öğrendik mal sahibi kendi buğdayını çalmasın devlet daha fazla vergi alsın diye. Günlerce bekledik diğer yerlerden dönsünler de buğdayı ambara kaldıralım diye. Aksilik bu ya çevrede gezinip saman artıklarını yiyen eşek  buğday yığınına doğru yürüdü, ayağı ile yığına dokundu ve buğday yığını biraz aşağı doğru aktı, boya azıcık bozuldu. Ertesi gün tahsildarlar geldi..Yanlarında Jandarma ile ne söyledik ise inandıramadık..Siz buğdaydan çaldınız dediler ve dipçikle bize vurdular..Dünya başımıza yıkıldı..Yunan gavurundan böyle muamele görmedik diye ağladık. Haksız yere aşağılandık. Dayak yedik..
Yine vergi borcunuz var dediler çıka geldiler tahsildarlar... bir gün yine kasıp kavurdular köyü ne varsa işe yarar topladılar..Tabi ki biz muhacirlerde fazlasıyla aldık nasibimizi. (Tahsine  anne) yeni matka vurmuştum, ayranı kazana boşaltmış, yağı topluyordum geldiklerinde…Para ver dediler..Yok ki ne vereyim dedim, bunun üzerine hiç acımadan ayranı bir tekme savurarak  hayata  döktü, kazanı eline alıp yürüdü.Kalakaldım biz şimdi ne yiyeceğiz diye düşünerek..Ayrandan çukalik yapacaktım dediğimi hayal meyal hatırlıyorum..Ahıra yöneldi acımasız adam  ve sarı süt veren ineği çözüp götürmeye başladı..Buna el koydum..Vergi borcunuzu ödeyin diye bağırarak. Peşinden koşup yalvardım ne yer, ne içeriz.. Sarı ineği alma Kara ineği al dedim..O ineğimiz daha az süt veriyordu..Kabul etmedi..Alıp gitti köy önüne..Kalakaldık çaresizce..Sonra ne mi oldu? İçkicinin rüşvetcinin biriydi..Köylü akşama bağrına taş basıp ziyafet verdi tahsildarın şerefine para toplayıp bol bol içirip sarhoş ettiler. Sarı ineği çözdük yerine kara ineği bağladık..Diğer mağdurlarda aldılar hayvanlarının ve eşyalarının bir kısmını..Sabah olunca iyice ayılmasına fırsat vermeden, bindirdiler atına yolladılar başka köye.



4 yorum :

  1. Ne diyelim. Muhacirlerin kaderi. Benim dedeme de yaşlılığında bile "gavur" demişlerdi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hep bir aşağılanma maalesef Tülin birgün şimdi her yayınladığım listeye "niye baktığını bilemediğin" dedenin isminin arkasından sana seslendiğini duyacaksın..Umudunu kaybetme sevgilerimle

      Sil

YORUMLARINIZ BENİM İÇİN ÇOK DEĞERLİ....
HEPİNİZE ÇOKK TEŞEKKÜRLER...